İkilem

Rahatlamak istiyorum…

Bir deliyle geçen otuz yılın hesabını şimdi vermeye başladım.

Bırakmak istiyorum…

Sorsalar mutluyduk oysa. Her hafta düzenli bir şekilde ziyaretlerinde bulunduğumuz

akrabalarımız, ayda bir kaç kez buluştuğumuz statüsü yüksek dostlarımız, komşularımız, iş arkadaşlarımız… Hepsini bir yere toplasanız ve bizi sorsanız “Bu kadar mutlu ve huzurlusunu görmedik!” derlerdi ki hala öyle derler. Tabi! Bana soran kim? Mutsuzum… Hem de çok!

Delirmeye mi başladım ne?

Geçenlerde bir kaç tane kül tablası aldım, Beyazıt’tan. Hobimdir, severim ufak tefek biblo, aksesuar vesair araç gereci. Odamı görseniz boydan boya bu tarz eşyalarla doludur. Hediyelik eşyaların bulunduğu dolabım odanın en köşesindedir. Değerliler çünkü. Benim için değerli olan kıymetlidir ve fazla göz önünde bulunmamalıdır. Korkmayın insanlar için uygulamıyorum bu iddiamı. Yurtdışı ve yurtiçi gezilerinden aldıklarım ise diğer rafları doldurur. Her cuma iş çıkışı, eve gitmeden bir kaç hediyelik eşya satan dükkana uğrar, hoşuma giden bir kaç tane biblo, tablo, minik aksesuarlar alır öyle giderim evime. Yoksa dayanabilecek gibi değildir eve gitmek benim için. Oyalandığım bir kaç hobim var, katlanabilmek için bu deliye. Geçen hafta işçıkışı, haftasonumu kendim için katlanabilir kılmak adına Mehmet Amca’ya uğradım. Kül tablası beğendim kendime üç tane. Sardı bir güzel gazeteye ve üç çay söyledi, tam parayı uzattığım esnada. Mehmet Amca bu… Beni çaysız, kahvesiz asla yollamaz dükkandan. Bir de çırağı var Remzi. Liseyi terketmiş, okuyamamış. Mehmet Amca’nın minik ama bereketli dükkanında çalışıyor, emeğiyle rızkını çıkartıyor. Çaylarımız geldi, bir güzel içtik ve muhabbetimizi ziyadeleştirdik. Ben de istemeye istemeye kalktım, derisi paramparça olmuş eski sandalyeden. Müsaade istedim Mehmet Amcadan. Dertten midir kederden midir nedir, merak ettim, aklıma koydum, sigara içecektim ilk kez. Girdim bir mahalle bakkalına, sigara istedim titrek bir sesle. Hangi marka sorusunu farketmez diye cevapladım, hayatında ilk kez sigara alan ortaokul öğrencisi gibi. Paketi sakladım iç cebime ve evimin yolunu tuttum.

Dayanamıyorum iyice… Dirençsizleşiyorum… Senin varlığını duysam da sensizlik yaralıyor kalbimi. Sanki sürekli birileri üstüme çullanacakmış gibi hissediyorum. Bir baskı altındayım, farkında mısın? Seslerim boğuklaşıyor ne zaman sana seslensem. Başkalarına seni anlatırken ise iyice zayıf düşüyorum. Kendi dertlerimi anlatabiliyorum yalnız kalırsam. Başkalarına anlatmak istemiyorum. Çünkü bir çoğu duymuyor bile beni. Duyanlarında bahse girerim dörtte üçü önemsemiyorum. Önemseyenler de eski püskü bir radyodan çıkan sanat musikisi gibi algılıyor nidalarımı. “Konuş, konuş; biz dinliyoruz.” …

Gerçi elli beş yaşında bunu yeni hissediyor olmam da ayrı bir mesele. Dünya böyle bir yermiş geç farkettim. Tek geldim, tek gideceğim işte. Seni, yakınındakiler dinlemediği gibi seni sen bile dinlemiyorsun çoğu zaman. Hep bir umut var ama içimde. Sürekli “Birisi dinlemeli beni!” diye telkin ediyorum kendimi. Bazen de aklıma geliyor. Belki de dinliyordur birisi beni ama daha hiç benimle konuşmadığı için duymamışımdır o kadife sesini. Kim bilir?

Eve girmemle çıkmam bir oluyor.

Güneş doğuyor sessiz sessiz. Gözlerimi okşamasıyla uyandım. Sanki hiç gece olmamış kadar ses var koridorlarda. Bahçeden gelen kuş seslerine tatlı ama gün sonuna doğru acılaşacağı kesin, insan telaşesi eşlik ediyor. Keyfim yok hala. Güzel gözlerini göremiyorum bu sabah. Ama ipek saçlarını okşayıp, alnına tatlı bir buse konduruyorum. Paltomu giyip, çıkıyorum odadan.

Hastanenin bahçesindeki minik bir kantine oturdum şimdi. Hastane kantinleri ilginç gelir bana. İnsanlar can derdindeyken; bu zavallılar emeklerinin karşılığını alma peşinde. Yadırgayamam onları ama garip bir durum işte. Neticede onların da para kazanması, ailelerine bakması gerek. Cebimdeki bütün elli lirayı seyyar simitçide bozduruyor öyle giriyorum kantine. Neticede daha siftah şöyle dursun gün yeni başlamış. Sabahın köründe, esnafa, bütün elli lirayı uzatmak hakaret gibi algılanabilir. Genç kantinciye isteklerimi sıralayıp, alıyorum siparişimi, geçiyorum kantinin en ücra köşesine. Kalabalık kantin… Plastiğimsi karton bardaktaki sıcacık çayı içerken, fırından yeni çıktığını üzerindeki taze tüten dumandan anladığım simitten bir ısırık alıp, seyredalıyorum dışarıyı. Keyfim yok, iştahım da yok. Zaten normal olsam bir değil üç simit yerdim.

Kantindeki hasta yakınlarını süzüyorum çaktırmadan. Boşluk bulursam bu satıraları yazacağım, bir nevi içimi dökeceğim. Yazarken iyi de eski yazdıklarımı okumakta zorlanıyorum. Cesaretimi kırıyor her kırgın halim. Masada, baba yadigarı defterim ve dün akşam hevesle alıp, içmemin henüz nasip olmadığı (!) sigaram… Allahtan kantinin manzarası güzel(!) Paketi açıyor ve bir iki sigarayı su gibi yakıp, içiyorum. Şaşıyorum bu halime. Yıllardır ağzıma sürmemişim. Kimlik karmaşası yaşayan gençler gibiyim sanki. Dört çayı o esnada içiyor, beşincisini almaya gidiyorum. Beşinci çayım ve defterime yazmaya devam ediyorum. Defterime yazdıklarımı okuyamıyorum artık. Yazıp geçiyorum. Çünkü ne kadar kızsam da seviyorum onu. Bu deliyle yaşamama ihtimali beni benden alıyor.

Ben galiba dayanamam sensizliğe… Bırakmak istiyorum seni. Ancak böyle ereceğiz kurtuluşa…

Anons ediliyor ismim. Alelacele sokuyorum defteri, sigarayı paltomun ceplerine. B blok, 5. Kata çıkıyorum, hasta odama. Kalabalık bir ekip var, telaş halindeler. Aklıma güzel şeyler getirmeye çalışıyorum. Dün aldığım yeşil renkli kül tablamı hayal etmeye çalışıyorum. Yavaş adımlarla üç beş doktor, asistan ve hemşire bulutunu dağıtıyorum çevremden. Tanıyorlar beni, bana yol veriyorlar mahzun bakışlarıyla süzerek. Odama girdiğim anda bir ses duyuyorum. Yerde parçalanan yeşil kül tablam. Üzülerek özür diliyor hemşire hanım, “yanlışlıkla oldu beyfendi.” diyor mahçup bir ses tonuyla. Bir yatağa bakıyorum bir de yerdeki yeşil parlak kültablası kırıklarına. Sabah okşadığım ipek saçların rengi soluvermiş sanki. Öptüğüm alın ölüm sessizliğine bürünen bir şehir gibi kimsesiz. Yerdeki parçalanmış kül tablası ise kullanılmadan mazi olmanın buruk haleti ruhiyesinde. Sesler kesiliyor bir anda. Boğazım düğümleniyor, gırtlağıma oturuyor bir şeyler. Nüfuz ediyor her hücreme kimsesizliğim. Kolay olanı yaptın diyorum mırıldanarak. Duyduğum ilk günden beri içimi huzur ile coşturan o kelimeler yankılanıyor kalbimde: “Sadece seni sevdim ben.”

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.