Gidenler

Adam ağlamaktan asla gocunmazdı. Ama sonbahar onun için bu sefer erken gelmişti, sahildeki bankta iliklerine kadar ıslanmış oturuyordu ve ağlıyordu.

Gözyaşları mı yağmur mu yıkıyordu adamın yüzünü, yoksa gözyaşları kalbini ve yağmur yüzünü mü yıkıyordu; bilmiyordu.

Deniz hırçınlaşmış, insanların kendisini izledikleri ve zaman zaman kirlettikleri kayaları dövüyordu. Hıncını çıkarmak istercesine coşuyor, ve büyük bir şiddetle çarpıveriyordu iki tokat daha.

Yağmur ve gözyaşları yetmezmiş gibi adamın ıslanmasına, arada bir de adama sıçrıyordu. Zaten ıslak olan adamınsa umrunda sayılmazdı.

Vakit ikindi olmalıydı, güneş normalde tam şuracıktan ılık ılık gülümseyecek ve adamın içini ısıtarak batacaktı, ama yoktu. Aksi gibi bugün o da terk etmişti onu.

Sahilde bu saatlerde bebek arabasını süren genç anneler ve el ele tutuşmuş yürüyüş yapan yaşlı ve bir o kadar sportif olan çift yoktu. Biraz ötede bardakta mısır satarak yaz aylarında harçlık biriktiren üniversite öğrencisi de yoktu. Pamuk şekere gıda boyası katmayı reddederek hep pamuk gibi bembeyaz şekerler yapan Hasan Amca yoktu. Çitlediği çiğdemleri yerlere atmaktansa avuçlarında biriktirip her yüz elli beş metre de bir olan çöp kovasına atan kadınlar da yoktu.

Gidenler ve gidenler…
Hep giderler.

Adam güneşin dahi kendisini terk ettiğini fark edince ağlamasını şiddetlendirdi. Şakaklarına düşen aktan, kafasının arkasında hafifçe oluşan kellikten ve kendisini ufaktan terk etmeye başlamış saçlarından ötürü ağlamıyordu. Ya da kendisini hiç anlamamış ve biraz olsun anlamak için çaba sarf etmemiş vefasız dostlarına da ağlamıyordu.

İki yıl önce boşanmış olduğu karısına da ağlamıyordu hayır. Hele onu hâlâ seviyor olmasına asla ağlamıyordu. “Gel” diyecek cesareti ya da “Gitme” diyemeyecek kadar gururlu olmasına da ağlamıyordu.

Doğmamış çocuklarına ya da yıllardır arayıp sormadığı anacığına, çocukken kaybettiği babasına, küsüp konuşmadığı kardeşlerine de ağlamıyordu.

Adam hele ki yalnızlığına asla ağlamıyordu. Onu ağlatan bir şey varsa o da kendisini son terk eden soluğuydu. Herkes gitse o kalır sanmıştı. Adam boğuluyordu, kalbine hiç binmediği kadar büyük bir yük binmişti şimdi. Taşıyamıyor, altında eziliyor ve mahvoluyordu. Kafatasının içindeki basınç o kadar fazlaydı ki ağrıyı dindirecek hiçbir şey bulamıyordu. Ağlıyordu ve ağladıkça kafasının içindeki basınç öz beynini burnundan kustururcasına artıyordu.

Adam herkesten ve her şeyden kaçtığında kendisini kucağında bulduğu o en kadim dostunun gidişine ağlıyor olmalıydı. Bütün dertlerini canı gönülden dinleyen, kendisini asla yargılamayan ve her daim yanında olan, ne yapmış olursa olsun her daim bir anne gibi bağrını açan dostunun gidişine ağlıyordu.

Dost değil, dost az kalırdı onu tarif etmede. Adamın soluğu olmalıydı. Ruhunu dinlendiren ve kalbini ferahlatan, sırtındaki dertleri üzerine almaktan asla gocunmayan bir soluk.

Adam işte tam olarak bu yüzden ağlıyordu.
O gideli tam beş gün ve yedi saat olmuştu. Adam yalvardı geri dönmesi için.

Önce, artık kağıt ve kalem kullanmadığı için küstüğünü düşündü. Dergilere gönderdiği ve bazen kabul edilen yazılardan kazandığı paradan dişinden tırnağından ayırarak aldığı daktilosunu kucakladığı gibi sokağa koşmuş ve çöp kutusuna atmıştı, böylelikle soluğunu geri kazanabileceğini sanarak. Kendine asla bir bilgisayar almamıştı. En son kullandığı teknolojik alet bir çağrı cihazıydı. Belki karısı onu bu geri kafalılığından ötürü terk etmişti. Karısına dönmesi için yazdığı mektupları ve şiirleri de hemen meşe masasının altına koyduğu kolide biriktiriyordu ama asla gönderemeyecekti çünkü adam bir korkaktı.

Karısı gittiğinde bile o gitmemişken şimdi neden gittiğini hâlâ çözebilmiş değildi. Daktilodan kurtulduğunda da geri gelmemişti.

HB, 2HB, 4HB… ne kadar kurşun kalem varsa gidip almıştı, saman kağıtlar mı değiştirmemişti?
A3 A5 A4…
Uçlu kalemler, divitler, mürekkepler, tükenmez kalemler…
Hatta şehrin öteki ucundaki dergaha gidip hat ustasından kamış bile istemişti.
Olmuyordu.
Eline ne alırsa alsın, neyin üzerine yazmaya çalışırsa çalışsın kelimeler dökülmüyordu.
Adam ağlıyordu ama gelmiyordu.
Yazmaya çalıştıkça tıkanıp kalıyordu. Daha önce yazılmış metinleri baka baka geçirebilirken neden hiçbir düşüncesi firar etmiyordu?
Neden sözcükler zihninden kaçıveriyorlardı, adam ölmüş olmalıydı.

Ölmese, beş gündür bu olanların açıklamasını bulamazdı.
Yazamıyordu, küsmüş olmalıydı kelimeler ona. Adam bağırdı. Denize bakarak yalvardı. Af dilendi, ağladı sonra. Çokça ağladı.

Kimseye böylesine gururunu ayaklarının altına alarak yalvardığı olmamıştı ama bu bambaşkaydı. Bu tarif edilmesi güç bir yangıydı. Adamın kalbi kavruluyordu,  gözyaşları söndüremiyordu.

O bankta oturdu.

Gözü üç renk denize baktı: irisi koyu kahve ve kırmızıya bulanmış akları. Gözbebeği titredi adamın. Denizi gözlerinden izlemenin mümkünatı yoktu ve adamın gözlerinde denizi izleyecek kimsesi de yoktu.

 

Bacakları ve tüm vücudu zemheri bir ayazdan titriyordu.

Zihninden belki üç bin elli dokuzuncuya “Neden?” sorusu yankılandığında göçmüş olan bedenine rağmen oturduğu banktan kalktı ve koşmaya başladı. Kanındaki adrenalin zirve yapmışken cevabı bu sefer bulduğunu düşünüyordu.

Eğer bu da değilse adamın yaşamak için tutanacağı tek bir dalı dahi kalmamış demekti. Yaşayan bir ölü olmaktansa  gerçek bir ölü olmayı yeğlerdi.

Cebinde şıngırdayan son birkaç metal parayı titreyerek büfenin minik camekanından aşağı bıraktı.

“Kağıt ve kalem.”

Konuşabilmesi müthiş bir şey olarak nitelendirilebilirdi belki.

“Abi kalemim var da kağıdım yok. Gaste verem?”
Kafasını salladı. Karanlıkta görünmesi zor olabilirdi belki ama adam kafasını kopartırcasına sallamıştı.

Büfenin içinde oturan genç adam; akşamın bu vaktinde sırılsıklam, kağıt ve kalem isteyen bu adamın vaziyetinin mühim olduğuna karar vermişti. Vermişti ki hızlıca istediklerini verip gitmesini dilemişti. Akşam akşam uğraşılası değildi.

Adam gazete ıslanmasın diye ince yağmurluğunun altına soktu gazeteyi ve kalemi sol eline aldı, yazmaya hazır bir pozisyonda bekliyordu. Kuru bir yer lazımdı.

Yüz metre ötede belediyeye ait olan tesisin can kapısını tüm gücüyle ittirdi ve gazeteyi masanın üzerine koydu. Yağmurluğun fermuarını iyice sıyırıp içindeki ince tişörte sol elini sürerek kuruladı. Sandalyeye çökmüş, elinin titremesine aldırmadan gazetenin manşetinin üzerindeki bir buçuk santimetrelik alana kalemi koydu.

Derince bir nefes aldı.
“Haydi, gel…”

Birkaç saniye geçmemişti ki özgür kaldı kafesindeki tüm kuşlar. Önce biraz afalladılar, çıkışı bulmak için birbirlerinin üzerinden atladılar. Özgürlüğüne kavuşanlar gazetenin tüm boşluklarına uçuverdiler. Uçtular ve adamın gözyaşlarıyla bir kez daha yıkandılar.

Adam yazdı, bir yarım saat kadar yazdı. Ne yazdığını dahi okumadı. Yazabildiğine inandığı an masadan kalktı ve gitti.

İçeri girdiği andan itibaren onu izleyen kısa boylu ve gözlüklü bir kız yerinden usulca kalkıp çekingen adımlarla az önce hem ağlayan hem yazan adamın oturduğu sandalyeye oturdu.

Oturdu ve utanmazca yazdıklarına şahit olan tek beşer oldu zira bundan sonra adamın yazdıkları adamda kalacaktı.

“Seni, hiçbir karanlığa feda etmeyecek kadar çok kayıracağım. Birileri okuyacak diye değil, ben olduğum gibi kalacaksın. Seni öyle kayıracağım ve seveceğim ki! Ah kadim dostum.”

Kız merakla bir diğer sayfayı çevirdi: “Açık olacağım. Yemin ediyorum olduğum gibi kalacağım. Sakınmayacağım seni, hiçbir karanlığımı örtmeyeceğim. Tüm kırgınlıklarımı da yazacağım.”

“Güçlü değilim ve asla olmadım.”
“Güçlü değilim ve asla olmadım.”
“Güçlü değilim ve asla olmadım.”
“Güçlü değilim ve asla olmadım.”

Belki yüz kere bu yazılmıştı. Kız burnunun kemerindeki gözlüğe iyice bastırarak oturttu. Az önce bir adamın en büyük kırgınlıklarını kucaklamıştı. Adamın iç dünyasını görebilen tek kişi olmanın verdiği gurur ve onun hakkında kafasında oluşan düşüncelerle bir sonraki sayfayı çevirdi.

“Okuduğunu biliyorum. Oku, sorun değil bak sana da diyorum gözlüklü kız! Bunu ona ispat etmek için bıraktım burada, okuman sorun değil. Ben buyum! Eksik ve kırık bir adamım. Kırgınım ve incinmiş!

Bir o kadar da yalnızım. Olduğumdan bir başkası değilim.

Ve asla da olamadım. Olmak için de çaba harcamayacağım. Sen, gözlüklü kız ve bu gazete şahidimsiniz. İster yırt at, ister bir deliden hediye olarak sakla.”

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.