Dünya ve Türkiye’de Tiyatro

Dünya ve Türkiye’deki tiyatro konusunu ele alabilmemiz için öncelikle tiyatronun doğuşunun Antik Yunan’daki avlanma ve Dionisos’a kurban törenlerinden çıktığını ve daha sonra bazı eklemeler çıkarmalar yapılarak Roma’nın da etkisiyle değişime uğradığını not düşmemiz söyleyeceklerimize dair temel oluşturacaktır. Ortaçağın karanlık yüzünü  hesap ederek günümüze kadar gelmesini de gözden kaçırmamak gerekir. Bu süre zarfındaki akımlar ve tiyatro yazarlarının yönetmenlerinin yenilikleri de tiyatroyu her daim değişen ve gelişen bir sanat haline getirdi. Bütün bunları kısaca hatırlamak dünyada olan tiyatroyla, ülkemizdeki tiyatro arasında büyük bir farka neden dönüştüğüne de kapı aralıyor.

Tiyatro sanatı hep Batıyla anıldı ve Doğunun tiyatroya dair söyleyeceği hemen hemen hiçbir şeyi olamadı. Olanlarsa çok sığ ve basit kaldı. Başta da bahsedildiği gibi dünya tiyatrosu antik dönemden gelen birçok yaşam deneyiminden gelirken ülkemizdeki batı tiyatrosu bir anlamda ihraçmış gibi durdu. Tanzimat’tan önceki tiyatro Tanzimat Dönemindeki yenileşme hareketlerinden nasibini aldı ve geleneksel Türk tiyatrosu oyunlarının yok edilmesi ve yerine konulmaya çalışılan batı tiyatrosu belini doğrultmaya çalıştı. Ancak o günden bugüne dünyadaki birçok oyuna bakıldığında, daha gidilmesi gereken çok yolun olduğunu gösteriyor.

Batı tiyatrosu Tanzimat Döneminde ülkemize girdiğinde “Sanat toplum içindir.” diye çalışmalara başlandı ve topluma bir şeyler anlatabilmek için toplumun aksayan yönlerini çoğu zaman gülünçleştirerek göstermeye çalıştı. Bunu yaparken elbette ilk oyunlar olmasından kaynaklı çok acemice ve halka tepeden inmeci bir şekilde anlatan oyunlar olarak kaldılar ama Batı Tiyatrosunun yerleşmesi adına büyük adımlar atılmış oldu.

Ancak bütün bunlar ilerleyen yıllar devam ettikçe Batı tiyatrosunun ülkemizde yerini sağlamlaştırmasına sebep olurken Karagöz-Ortaoyunu vs. gibi geleneksel Türk tiyatromuzun da tarih sayfalarında bir anı olarak kalmasına neden oldu. Tiyatro sanatçılarımızın bazıları bu sorunu ara ara dillendirseler de yeterli olmadı ve günümüzde geleneksel Türk tiyatrosunu yapmaya çalışan birkaç usta oyuncu kaldı.

Dünyadaki oyunlara bakıldığında oyunlarda artık görselliğe çok önem verildiği görülürken, aslında oyunlarda üsluba estetiğe dikkat çektiklerini de fark ediyoruz ancak bizim oyunlarımızın çoğunda estetik, çok uzaklarda bir şehir gibi duruyor. Estetiğin geri planda tutulduğu, yapılan çalışmaların tekrarlandığı, seyircinin kafasına vurarak bir şeylerin anlatılmaya çalışıldığı oyunlar izliyoruz. Ya da seyirciyi estetik adına sıkan boğan tiyatrodan uzaklaştıran bir anlayışla yapıyoruz. Bunu yaparken kimi zaman seyircinin anlamayacağını düşünüp halka tepeden bakan anlayışımıza sığınıyoruz, kimi zaman da oldu bittiye getiriyoruz. Maalesef her yıl sahnelenen onlarca oyundan sadece birkaçı ciddi anlamda dikkate değer bulunuyor, diğerleri üzücü ama sadece doldurma gibi duruyor.

Asıl üzücü olansa, halkın artık sanata dair bir talepte bulunmaması ve her şeyi olduğu gibi kabul etmesi. İnsanların bireysel sorunları, yaşam tarzları, dünya görüşleri ve hayattan beklentileri düşüncelerini de belirliyor ve artık sanatın sadece vakit geçirilmek için eğlencelik bir şeymiş gibi algılanmasına sebep oluyor. Aslında ülkemizde hep böyle oldu, çünkü hiçbirimiz sanata estetiğe değer verecek kadar kendimizden olan iyi işler yapamadık ve halka ulaşamadık. “Halk sanattan anlamıyor.” diye rahatlıkla başkalarını suçladık, uzaktan baktık, yeni formüller bulup ulaşmaya çalışmadık. Çalışsak da maddi sorunlar tiyatroların devamını engelledi. Devletin de bu konuyu önemsememesi üzerine hala kendi kendine bir şeyler yapmaya çalışan sanatçıların çabalarıyla ilerlemeye çalışıyoruz.

Bu sorunların üstüne tiyatro yazarlarının yetişmemesi ya da yetişenlere de yeterli alanın açılmaması, ustaların çırak kabul edilebileceklere çok şans vermemesi de Türk tiyatrosunu, Dünya tiyatrosunun çok gerilerinde kalmasına sebep oldu. Özellikle ödenekli tiyatroların genç yazarlara daha fazla destek vermeleri gerektiğini düşünüyorum. Böylelikle yeni seslerin, söyleyeceği sözü olanların,  mutlaka Türk tiyatrosuna katacakları olacaktır.

Tiyatro sanatının iyiyi, doğruyu, güzeli gösterirken insanlara bir öğretmen gibi davranmasından çok çatışmasıyla, hikayesiyle, diliyle var olmaya çalışması estetiği getirecektir. İnsanları ağlatmaya güldürmeye çalışan basit skeçlerin oyunların ne sanata ne insana dair söyleyecekleri kalıcı olamayacaktır. Sanatın ruhuna aykırı bir şekilde sanatın içini boşaltacaktır. Ne yazık ki insanlarımızın çoğunun tiyatro denince aklına gelenlerse bunlar ve çare olarak bir plana daha ihtiyacımız olduğu aşikar. Bu olumsuzluklara rağmen herkesin sustuğu ya da korktuğu anda tiyatronun susmadan yalnızca hakikati, iyiyi, doğruyu, güzeli söyleyeceği günlerin geleceğini ümit ediyoruz. Bugün yapamıyoruz, belki yarın…

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.