İLK DEFA

Bazen olur ya hani; tüm hücrelerinde hissedersin kapıldığın duyguyu. İliklerine kadar. Beyninde şimşekler çakmaya başlar ardı ardına. Alevler birden parlar. Tam da o anların birisindeydi işte. Zihninin dar sokaklarına türlü türlü düşünceler akın etmeye başladı. Hatta bazıları üst üste bindi, sığamadı. Yetmedi boşluklar. Bir bulmacanın hem sonuna gelmiş, hem de en zor kısmına takılıp kalmış gibiydi fakat her şeyin daha yeni başladığını da biliyordu. Demek ki bunca zaman ifade edememişti kendini. Hissettiklerini yansıtamamıştı gönül penceresinden. Ya da başka biri, ondan önce davranmıştı. Daha etkili, daha öncelikli, daha farklı… Her şeyin “daha”sı olan biri. Uzun uzun düşündü. Puslu laciverte çalan o geniş ufuklara bakarken aklına şu cümle takıldı:

“Acaba çok mu geç kalmıştı?”

Ne ara bu kadar bencil olmuştu ki böyle? Yaşadığı hayat mı yoksa hayatta yaşadıkları mı onu bu hale getirmişti, çözemedi bir türlü. Zaten çok da kafa yormadı çözmek için. Şimdilik bildiği tek bir geçerlilik vardı. Karmakarışık duygular ip atlıyordu hayal bahçesinde. Sanki bin bir türde çeşit çeşit renkli yün yumaklar önce çözülmüş sonra da birbiri içine girip dolanmış gibiydi. Hem öylesine güzel hem öylesine içinden çıkılmaz bir halde. Ne hissedeceğine karar veremiyor, şiirinin son satırına kafiye bulamamış bir şair gibi mızmızlanıyordu. Sevmeseydi, saymasaydı düşünür müydü bu kadar, değer miydi canını sıkmaya? Önemliydi onun için işte, önemli de kalacaktı.

Düşün düşün kim bilir kaç saat geçmişti böyle. Elinde bir kitap, yan tarafında manolyalar, karşısında yağmurun habercisi olan kara bulutlar. Saatler boyu kitabın kapağını bir kere bile açamamıştı. Önce bu çıkmazdan kurtulması gerekiyordu. Önüne örülen duvarları bir bir yıkması gerekiyordu. Çünkü tanıyordu kendisini. En olmalıydı, tek olmalıydı. Sevmiyordu bu çekememezliğini kendisi de ama dur da diyemiyordu bir türlü pıt pıt atan yüreğine.

Kafası bu düşüncelerle boğuşurken birkaç saat daha geçmiş, bu sefer kendini masanın başında kâğıtları buruştururken buldu. ‘Olmuyor, olmuyor’ diye yaramaz çocuklar gibi sızlandı. Belki bir nebze rahatlarım fikriyle bir şeyler karalamak için oturduğu yerden öfkelenerek kalktı. Fırlattı kalemi. Kızgındı tüm olanlara. Kelimeler bile kırgındı baksana. Sayfalar küsmüştü, heceler incinmişti. Açtı pencereyi, usul usul esen melteme bıraktı bir süre kendini. “Zorlamamak gerek demek ki.” dedi. Hayatında ilk defa geri adım attı. Değer verdiği biri için mücadeleyi şimdilik reddetmişti. Yenilgiden nefret ederdi ama sevdikleri onun için daha değerliydi. Hakim olamasaydı kendine, üzüntüden başka bir şey veremeyecekti en değerlisine. Arkasına döndü, savurduğu kaleminden özür diledi. Pencereyi kapadı, bir bardak su verdi manolyasına. Dışarıdaki bulutları düşündü. Ne de çok seviyorlardı toprakla birbirlerini. Toprak susuz kaldıkça, yukarıda kararıyordu içleri. Sonra başlıyorlardı ağlamaya, yardım etmek istercesine bağırıyorlardı. Onları gören güneş ise kıymetli iki dostunun üzüntüsünü gidermek için, armağan olarak tüm renkleri sunuyordu gökyüzüne. Ama güneş de biliyordu ki bulutun sevgisi olmadan yağamazdı yağmur. Yağmur yağmadıkça da gökkuşağı çıkmayacaktı ortaya.

Bu kadar düşünmek, kendini yiyip bitirmek yeterdi. Son cümlelerini de söyleyerek dağıttı havadaki tüm sisleri. O yağmurluğunu yapmıştı kendince. Geriye sabırla armağanını beklemek ve muhteşem renk cümbüşünü izlemek düşüyordu hissesine.

Şunlar da hoşunuza gidebilir

ISKARTA HAYAT: SON SEFER

Taştan Öte

YAŞAR

ESMAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.