Kadranın Tam Ortasında

Bundan tam beş yıl önce, lise son sınıfta iken edebiyat hocam çağırmıştı yanına. Bana kadran ne demek biliyor musun diye sordu. Tabii bilemeyince daha fazla kitap oku, kelime hazneni geliştir nutukları dinledim. Dinledim güzelce ama neden sorduğunu düşündüm durdum bir yandan. Grafik tasarım mezunu bir tanıdığı varmış, yazma alanında kendini geliştirmek isteyenlerle birlikte yeni bir dergi çıkarmak istiyormuş. Okul dergimiz dışında hiçbir yerde yazdıklarım yayınlanmamıştı o zamana kadar. Bir günlük şokun ardından Şeyma abla ile tanışırken buldum kendimi. 2016 Ocak ayı itibariyle ilk sayımız çıkmıştı bile. Tanıştık ama yüz yüze gelemedik bir türlü, arada birkaç şehir uzaklık vardı. Mezun olup üniversiteye geçene kadar edebiyat hocamla kendimi geliştirme çabalarım devam etti. Aradan geçen sekiz ayın sonunda çocukluk hayalim gerçekleşmiş ve İstanbul’da Edebiyat bölümü okumaya doğru yola çıkmıştım. Orada Şeyma abla ile daha çok vakit geçirmeye başladım haliyle. Hayallerimizi dinledik birbirimizden. Gerçekleşme yolunda ilerleyen kısımları da vardı, bir daha asla gerçekleşemeyecek olanları da. Eksik hayallerin içinden geçerken kesişmişti yollarımız. Tam da o noktadan çizmiştik rotamızı, bulutlardan yıldızlara. Hayal ortağı olmuştuk artık.

İstanbul’da okuyanlara söylenen meşhur bir söz vardır; “Bu şehirde okursanız bir değil iki üniversite bitirmiş gibi olursunuz.” Sadece edebiyatta değil farklı alanlarda da kendimizi geliştirmek için o kadar çok malzeme vardı ki bu şehirde… Dört yılda kaçını toplayabildim bilmiyorum. Kadranın tam ortasında ilerlerken fark ettim ki ben iki de değil, üç okul okumuş gibi oldum aslında. Hoş üçüncüsü için bitti diyemem, daha çok yolum var burada. Daha üniversitenin ilk yılında Halil Cengiz isimli biriyle tanıştım. Biri dedim çünkü ilk başta nasıl biri olduğunu, neden dergimizi seçtiğini hiç anlamamıştım. Biraz korkuyordum da aslında kendisinden. E insan şaşırıyor tabii; divan geleneğine bu derece vefalı olan birisi, bir taraftan da cinayet bulmacaları ile Sherlock’u ülkemizde dolaştırıyor. Tanıdıkçaanladım, sadece muhteşem bir şaire veya süper bir senariste değil, kadran okulunda bulabileceğim en kıymetli öğretmene denk gelmişim. Cengiz soy isimli bu kişi, zaman zaman anlaşamasak da, artık bizim biricik Halil abimiz oldu.

Neler öğrenmedim ki burada. Mesela her röportaj öyle kolay olmuyormuş. Aruz ölçüsünü günümüz Türkçesine uyarlayınca çok şık oluyormuş. Film ve kitap tanıtım yazıları yazmak aslında çok keyifliymiş. Develer kutuplarda da yaşayabilirmiş. Beş yıldır yazılanlara bir baksanız neler bulursunuz o satırlarda neler… Yıllar öncesinden 45 yaşına mektup yazan da vardı, büyüdüğümde 7 yaşındaydım diyen de. Kimi kuzularını beslediği dağları anlattı, kimi yolunu gözlediği bahar çiçeklerini. Cinayet bulmacalarımız oldu bir sürü, hatta Halil abiye “abi bu ay beni öldürsene” dediğimiz günler bile geçti. Arşivden geçmiş sayılara baksanız her ay maviyle, rüzgârla, kuşlarla dertleşen birilerine rastlarsınız. Beethoven’dan Manço’ya, Nietszche’den Yesevi’ye varana kadar birçok tanıdık ismin farklı yönlerini okumuşuz. Filmler ise bildiğiniz üzere Asya, Avrupa, Amerika arası mekik dokuyup duruyor. Şairlerin “yazmasaydım ölürdüm” dediği nokta neymiş ona çok yakından şahit oldum burada. Kalem kimin elinde olursa özgürlük o kişide oluyormuş. Edebiyatı, sanatın ve bilimin farklı alanlarıyla beraber seven, sahiplenen bir sürü güzel insan tanıma fırsatı da buldum. Saat günün hangi diliminde olursa olsun “abi/abla yazdığıma bakabilir misin acaba?” diye başlarını ağrıttığım çok kıymetli insanlar tanıdım.

Editörlük ne demekmiş onu öğrendim, öğreniyorum, öğreneceğim. Bir filmde görmüştüm, editörlüğe dair en sevdiğim tanımı. “Gelen bir eseri herkesten önce okumak” diye anlatan kişiye “yani nefes almak” diye cevap vermişti. Nefes almak gibi gerçekten de. Her gelen eseri okuduğumda, lisede yazdıklarımı gönderdiğim siteler aklıma gelir. Acaba onlar benim hakkımda ne düşündüler diye merak ederim. Onlar da benim çabamı fark etmişler miydi acaba veya anlatmak istediklerimi ilk okuyan kişi oldukları için onlar da heyecanlanmış mıydı? Neyse bunu asla öğrenemeyeceğim zaten. Bunları bir gün anlatmayı hep çok istedim. Üniversiteden de mezun olunca istemsizce düşündüm kaç yıl oldu acaba diye… Yazmakla tanışmam teee ilkokula dayanıyor olsa da kadran okuluna girişim beş yıl olmuş işte. Kulaklarımda hep ortaokuldaki Türkçe öğretmenimin sözleri var. “Yaşınla beraber yazdıklarında büyümüş.” Şimdi görse belki yine aynı şeyi söyler ama pek de büyümüş sayılmasalar da. En küçüğüyüm ben bu ailenin. Yolun daha en başında olanı. Yol uzun hala öğrenecek çok şey var. Toplayacak çok fazla mavi var. Kendim için değil ama dağıtmak için. Zaten dünyanın siyahlarla boyandığı kırılmaz duvarlarına birkaç nokta mavi çalmak çok da çirkin durmaz bence.

“Bir şeyi gerçekten istediğinizde tüm evren onu gerçekleştirmeniz için size yardım eder.” demiş Paulo Coelho Simyacı kitabında. Sürpriz bir zamanda karşıma çıktı kadran, zamanın benim için en belirsiz olduğu anlarından birinde. Bana teker teker öğretti sayıları nasıl dizmem gerektiğini, akrep ve yelkovanın sabitini… Her geçen gün yeniden aynı istekle kalkmam gerektiğini gördüm. Eksik bir hayalin içinden geçerken hedefime koyduğum yıldızlar çok da uzak değildir belki. Editörlük için tanımlanmış filmde, nefes almak deyimi. Bence huzur bulunarak yapılan her iş, sahibine nefes aldırır. Her gün daha ilk günmüş gibi hissettirir. Şimdi ben, Şeyma abla, Hatice abla, Halil abi ve diğer çok sevdiklerim… Evet; hepimiz kadranın tam da ortasındayken anladık, aldığımız her nefesin zamanı yeniden başa sardığını…

Şunlar da hoşunuza gidebilir

NİHAYETSİZ ÖLÜMLER

Güneş’in Ay’a Mektubu

ŞİKÂYET

Mehmet Rauf Öykücülüğü ve Ana-Kız Hikâyesinin İncelemesi

1 thought on “Kadranın Tam Ortasında”

  1. Kalemin heyecanlı ama bir o kadar da kendinden emin bir şekilde gelişiyor abim. Seni hep duygu yüklü cümleler ile görmek ve bunu anlatmaya çalıştığını bilmek çok sevindirici. İnşallah daha iyi yerlere varacaksın. Kendine güven.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.