Çığlıktan Acı

“Bakışı çığlığından da acıydı. Kadın önümüzde yine bağırdı. Bir insan bağrının bu kadar acıyı nasıl barındırabileceğine şaştım. Donmuş, kara bahtlı bir yüz. Dayanabileceğinden çok daha fazlasını çekmiş bir çocuk yüzü. İnsan o kadar acıyordu ki, bakışının önünde, onun kadar mutsuz olamadığına utanıyor ve ona adeta ‘Beni affet!’ diye yalvarası geliyordu.” (Aganta Burina Burinata)
Cevat Şakir bu cümleleri yazarken o kadını gerçekten görmüş mü yoksa kurgu olsun diye mi eklemiş bilemiyorum. Ama bu cümleyi okuduğumda benim gibi düşünen biriyle, yıllar önce yaşamış birinin satırlarında karşılaşmış oldum. İçimde o bir türlü tarife erdiremediğim duygular vardı işte bu satırlarda.
Yaralı yüreklerin gözleri… Onların acılarını anlatırken artık akmamaya alışan gözyaşları, bir bir senden dökülür ya hani, susarsın uzun uzun. Tek yapabildiğin şeyin elini tutmak olması da ayrı bir çaresizlik. Bir göz vardı mesela, yine anlattı uzun uzun. “Beddua edemem biliyorum ama elimi bile açmaya mecalim yoktu, yandım dedim. Durdum, sustum, sadece yandım.” Bu cümleleri duyarken ah o an gelseymişim yanına dedim, gidemezdim. Keşke bir yol bulabilsem dedim, yok biliyorum. Elini tuttum, sarıldım, ama öyle bir şey ki akıyor dediğin gözyaşları, hep içine aktı. Onun yanında akamazlardı. O yüreklerin yanında üzülemezsin, böyle için cızır cızır olur ama üzülemezsin, olmaz bir türlü. O gözlerin “Yandım Allah’ım, yandım” derken zaten ulaşabileceği en iyi adrese dilekçeyi gönderdiğini anlarsın, sana düşenin destek olmak olduğunu.
Bir göz var, bin cümleyle anlatamadığın… Bir göz var, bin duyguya sığdıramadığın… Bin göz var, sayılarını azaltamadığın; onların da çığlıklarına sığdıramadığı acıları, gözyaşlarıyla söndüremediği yangınları, eninde sonunda susmak zorunda kaldıkları… Her damlada o kadar canının yanmadığı günlere de özlem duyuyor. Her sızıda çocukluğuna dönmek istiyor. Hani demişti ya kitapta “Dayanabileceğinden fazlasını çekmiş bir çocuk yüzü.” Acı çektikçe çocuklaşan bir kalp, belki günahlara kefaret olan sızılarla gittikçe masumlaşan bir yürek.
Bir de elini bile tutamayacağımız kadar uzakta olanlar var. Çaresizliğin, acizliğin en kor hali. Kimi patlıyor, yeter artık diyor, vazgeçiyor. Kimi payımıza gariplik düştü, elhamdülillah diyor. Ama hepsi susuyor. “İnsanı sessiz kalmaya zorlayan acı, bağırmaya zorlayandan daha büyüktür” derler ya, işte o binlerce göz için söylenmiş. Sanki susabilmek de kolaymış gibi… Sabrın vücut bulmuş halidir o gözler. Dayanmak ne demek, ayakta kalmak ne demek buyurup onlardan dinlemeli. Onca kalp ağrısına rağmen nice yardıma muhtaçlara da koşarlar. Yalnız değilsin demek için bazen, ben kalktım sen de kalkabilirsin demek için veya gel beraber kalkalım diyebilmek için… Bakışlarla anlaşırlar onlar, konuşmaya ihtiyaçları yoktur. Dayanıklılık öyle bir yansımıştır ki her hallerine, sabırlarından tanırlar birbirlerini.

Selam olsun o yorgun olsa da candan kalan yüreklere ve ümit olsun birazdan aktaracağım birkaç güzel dize.
“Bitecek cümle zulüm, kör gecenin son demi
Dinecek gökyüzünün parçalayan mâtemi
Yavrum! Yetişir elbet yardımı masumluğun
Ağlayanlar gülecek bir gün, emin ol, emi!” (Halil Cengiz)

Şunlar da hoşunuza gidebilir

NİHAYETSİZ ÖLÜMLER

Güneş’in Ay’a Mektubu

ŞİKÂYET

Mehmet Rauf Öykücülüğü ve Ana-Kız Hikâyesinin İncelemesi

1 thought on “Çığlıktan Acı”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.