Chhichhor ve Sushant Singh Rajput

            Bu yazı bir film veya ünlü tanıtım yazısı mı olur, yoksa deneme mi sayılır bilmiyorum. Ama üçünden biri olmayınca anlatmak istediklerim eksik kalır onu biliyorum. Öncelikle belirtmek istiyorum ki sanatın tek amacı eğlence değil. Sanat adına yapılan her eserde, yaşayan her hayatta öğrenebileceğimiz çok ama çok fazla şey var. En kötü olanından bile… İçinde barındırdığı mesajlar yönüyle hayran kaldığım bir film, yaşarken ne kadar iyi biri olduğunu öğrenemediğim için üzüldüğüm bir oyuncu -veya fizik mühendisi- ile geçtim bilgisayarın başına. Bu iki hikâye ile aklıma gelen binlerce düşünceden bazılarını da sizlerle paylaşmak istiyorum.

“Altın gibi değerliydi o günler. Dostluk ve dostlardı tek düşündüğümüz. Hayatımızın en güzel günleriydi.”

Söz konusu film üniversitede arkadaş olan yedi kişinin 27 yıl sonra tekrar yollarının kesişmesinden oluşuyor. Anlatım flashbacklerle yapılmış daha çok. Başrol Anni (S. Singh Rajput) ve oğlu Raghav’ın üniversite sınav sonucunu bekledikleri süreç ile başlıyor. Çok stresli bir evlat ve boşanmış bir anne baba görüyoruz. Sınav sonucuyla kendini “kaybeden” olarak adlandıran oğlunun intihar ettiğini öğrenen Anni, onu hayata döndürmek için asıl kaybedenin kendisi olduğuna dair hikâyesini anlatır. Anni’nin kendisi gibi kaybeden diğer beş arkadaşını tanıyoruz. Drek, Acid, Bevda, Sexa, Mummy. Bir de üniversite zamanında sevgilisi ve şimdi de oğlunun annesi olan Maya (Shradda Kapoor) var. Yedi eski dostun bir araya gelip geleceğe dair tüm ümidini yitiren, yaşamaktan vazgeçen bir çocuk için çırpınışlarını görüyoruz. Dostluğun önemi, sevdiklerimizle geçen zamanların önemi, eşlerin ilişkileri, ebeveyn çocuk ilişkisi, bağımlılıklarla ve sınavlarla mücadele, gelecek kaygıları gibi çeşitli konularda çok kilit cümlelerle karşılaşıyoruz. Bu yedi kaybedenin üniversite yıllarındaki maceralarını izlerken seyirci de dostlarıyla özlediği zamanlara gidiyor. Filmde yer alan şarkı sözlerinde bile hayata dair unuttuğumuz pek çok detayla karşılaşıyoruz. Genel olarak olağanüstü mükemmel bir film olduğunu iddia edemem. Ama işlediği konular, verdiği detaylar gerçekten muhteşem. Bir yandan çok trajik çünkü bu kadar önemli mevzuları bu derece unutup gündelik telaşlara, kaygılara boğulmuş olmamız gerçekten çok üzücü. Buna rağmen yer yer duygulandırsa da gerek yaşadıkları gerek şarkılarıyla tatlı bir huzur, yüzünüzde kocaman bir gülümse bırakacak derecede eğlenceli bir film. Müzikleriyle ve konusu ile farklı dallarda Filmfare Awards’da aday olmuş ve ödül almıştır. Yedi başrolden sadece üçü eğitimini oyunculuk üzerine yapmış, diğerleri ise aslında mühendislik mezunu olup sonradan oyuncu olmuş kişiler. Kadrosuyla ve oyuncuların samimiyetleriyle de bol beğeni ve takdir toplamış bir film.

“Kazanmaya, kaybetmeye, başarmaya ve başarısızlığa o kadar dalmışız ki kendi hayatımızı unutmuşuz.”

Sushant Singh Rajput, 14 Haziran 2020 tarihinde dünyadan ayrıldı. Yaşarken tanısak bizim için bir şey değişmezdi ama onun için çok değerli olabilirdi. Kendisini duyan, gören, anlayan birileri daha olmuş olurdu. Kendisi en çok PK filmindeki Sarfaraz rolü ile tanınmıştır. Burada hayatında dikkatimi çeken kısımları yazmak istiyorum. Kendisi aslında Makine Mühendisi ve Fizik alanında çeşitli ödüller kazanmış. Stanford üniversitesinden burs da kazanmış ama oyuncu olma hayali için bursu almayıp sektöre dâhil olmuş. Dans eğitimleri almış. Tüm arkadaşları tarafından astronomi ve uzay merakıyla bilinirmiş. Sosyal medya hesaplarına bakınca bu ilgisini fark etmemek elde değil zaten. 14 Eylül 2019’da Twitter üzerinden ölmeden önce yapmak istediği 50 hedefi paylaşmış. Aralarında hayran kaldığım hayaller var. “Mors alfabesi öğrenmek, çocukların uzayı öğrenmelerine yardım etmek, Mavi deliğe dalmak, 100 çocuğu ISRO/NASA atölyelerine götürmek, CERN’i ziyaret etmek, görme engellilere kodlama öğretmek” gibi farklı alanlarda 50 tane birbirinden daha ilham verici olan hayaller… Bir insan isterse sadece hayallerini dile getirerek bir sürü kişiye bile örnek olabilir, ilham verebilirmiş. Çalışkanlığı, samimiyeti ve yıldız aşkıyla meşhur olan bu oyuncu intihar ederek vefat etti. Yaşadığı zaman diliminde yayınlanan son filminin Chhichhor olması ayrıca manidar. Yaşadığı dönemde çekilen ama pandemi sürecinde vizyona giremeyen “Dil Bechara” (Biçare Kalp) isimli filmi hayranlarının ve sevenlerinin isteği üzerine 24 Temmuz 2020’de internet üzerinden vizyona verildi. Bir haftada 9,3 İMDB puanı aldı. Çevirisi de sitelere düştü izleyebilirsiniz. Son zamanlarında depresyon tedavisi gördüğü ve dostlarını kendinden uzaklaştırdığı söylenen oyuncunun vefatı üzerine sektör, yıllardır içinde biriktirdiği birçok derdi dökmeye başladı. Burası farklı bir konu olduğu için pas geçiyorum. Oyuncu ile ilgili vefatından sonra arkasından yazılan bazı cümleler çok dikkatimi çekti. “Aslında uzun zamandır seni aramayı düşünüyordum geç kaldığım için özür dilerim.”, “O kadar güzel gülüyordun ki kalbinin ne kadar kırık olduğunu fark edemedim.”, “Keşke dostlarını uzaklaştırmasaydın, kalbinin bir parçasını tamir edebilmeyi çok isterdim.” gibi cümleler. Hiçbir yorumda bulunmasam da bu cümlelerin bize öğretebileceği çok fazla şey olduğunu düşünüyorum. Burada asıl bahsetmek istediğim filmin veya oyuncunun muhteşemliğini övmek değil. Kendisi ünlü bir oyuncu belki ama yaşayan tüm insanlar gibi hayaller kuran, zorluklarla mücadele etmeye çalışan bir insan. Buna herkes gibi bir hayat savaşçısının hikâyesi olarak bakıyorum. Arkasından kurulan cümleler belki gösteriş için kuruldu, bilemem. Sonuçta o cümleler de doğan, savaşan, ölecek olan insanlardan çıktı. Belki zengindi, şöhreti vardı ama o da yaşamaktan vazgeçerek gitti diye düşünenler de olabilir. Burada da yalnızlığın insana mahsus olmadığını hatırlatıyor bize hayat. Kaçarak, uzaklaşarak aslında başkalarından değil kendi hayatımızdan kopuyoruz. Hep şunu düşündüm, pişman olmak için neden ölümü bekliyoruz? Neden gururlar, başarılar, çıkarlar hep daha önemli? Diyeceksiniz ki dünyanın düzeni böyle. Belki biz böyle olmasını kabullendiğimiz için böyle. Tüm dünyayı değiştiremeyiz. Ama aynaya bakınca kendimizi beğenme çabasını bir kenara bırakıp bir yanımızdaki sevdiğimize nasıl olduğunu sorarsak; bir kişinin bile olsa dünyasını değiştirebiliriz, yükünü paylaşabiliriz. Yardım beklemekle vakit kaybetmek yerine elimizden geldiğince biz birilerine el uzatabiliriz. En azından iş işten geçtikten sonra keşke dememek için… Hem başkalarının yaralarına yardım etmezsek, kendi yaralarımızı da iyileştiremeyiz. (Ek Villain filminden)

“İşimize o kadar daldık ki, dostlarımızla bağlantı kurmak için uğraşmadık bile.”

Filmde değinilen konulara replikler üzerinden de değinmek istiyorum. Spoiler sevmeyenleri baştan uyarayım. En başta zaten birbirleri ile kardeş olan yedi arkadaşın 27 yıl aradan sonra ilk defa toplanmaları durumu ilk eleştiri. Bir üstteki replikte dediği gibi. Geçmişe olan özlem duygusu şarkıların sözlerinde de var. Oğlunun üniversiteye gideceğini düşünüp ağlayan baba sahnesindeki şarkıda “Sanki dün gibiydi elini ilk tuttuğum an.” diyerek. Geçmişte “kaybeden” sıfatından kurtulmak için çırpınan bu arkadaşlar, yaşadıkları hikâyeyi anlatıyorlar. Yine kendisini kaybeden sandığı için intihar eden bir çocuğa. Arkadaşlarının, Anni’nin aramasıyla işlerini güçlerini bırakıp gelmeleri ve beklemeleri kısmında ayrı mesajlar var. “İş vahşi bir canavar değil mi? İşin bize ihtiyacı olduğunda ailemiz uyum sağlıyor, şimdi ailenin bize ihtiyacı var o zaman iş buna uyacak.” Arkadaşları Anni ve Maya’ya hem boşanmış oldukları hem de oğulları yoğun bakımda olduğu için her türlü desteği veriyorlar. Onlarla dertleştikleri bir yerde Maya şöyle söylüyor; “O zamanlarda Anni tek kelime etmediğinde bile anlaşabiliyorduk. Şimdi ne kadar konuşsak da bir faydası yok.” Anni de; “Aramızdaki tek ortak nokta Raghav’dı. Şimdi o da bizim ilişkimiz gibi mahvoldu.” Kaybeden olma kaygısı yüzünden tedaviye asla cevap vermeyen Raghav en sonunda babasına çok önemli sözler söyletiyor. “Sınavı geçtiğinde ona birlikte içeceğimizi söylemiştim ama geçemezse ne yapacağımızı söylemedim. Hep başarı sonrası için planlar yapıyoruz ama başarısızlık olunca onunla baş edecek hazırlığımız olmuyor. Sınava 1 milyon çocuk giriyor sadece 10 bini seçiliyor. Kalan 90 bini ne yapacağını bilmiyor. Sınavı kaybedince hayatı da kaybettiklerini sanıyorlar. Şu an tek istediğim oğlumun sağlığına kavuşması.” Bu sahnelerde keşke her ebeveyn bu düşünceleri bilse demekten kendimi alamadım. Bu yedi başrolün üniversite yıllarındaki kaybeden olmaktan çıkma mücadeleleri de çok güzel. Yolun başında onlar da önemli olanın ne olursa olsun kazanmak olduğunu sanıyorlar. “Fedakarlık yapmaya başladığımız gün, zafere giden yolu bulmaya çalışacağız.” diyerek bazıları bağımlılıklarından, bazıları alışkanlıklarından vazgeçiyor. Motivasyonlarını artırmak için bir sürü yol deniyorlar. Ne kadar zor olsa da… En sonunda vardıkları yol onlara yine kaybettik üzüntüsü yaşatsa da fark ediyorlar ki onlar çoktan o sıfattan kurtulmuş. “Bizim kaybeden olup olmadığımıza sonuçlar karar veremez. Önemli olan elimizden geleni yapmaktır.” dedikleri yerde sanırım Raghav tekrardan hayata tutunmaya başlıyor. Gelecek için, sonuçlar için kaygılanmanın ne derece gereksiz olduğunu önce kendilerine sonra arkalarından gelenlere öğretmeye çalışıyorlar.

“Hikâyeyi sen başlattın ama sonunu hep beraber bitireceğiz.”

Sanatın içinde barındırdığı her şeyiyle öğrenilecek çok yönü olduğuna dair düşüncelerim, bu filmi ve oyuncunun yaşamını keşfedince daha da arttı. İşine ve hayallerine sımsıkı sarılmış bir oyuncu Sushant. Sonucu ne olursa olsun o onun sonucu, bizler alabileceğimiz iyi şeylere bakmalıyız. Her detayında insanın kendinden izler bulabileceği de bir film. Filmin en sonundaki şarkıyı (Fikar Not-Pritam) dinlemenizi tavsiye ederek onun sözleriyle yazımı bitiriyorum.

“Endişelenerek ne kazanacaksın? Öleceksin mezara gitmeden önce. Yardımcı olacak bu şarkı sana, ye iç çünkü hayat çok kısa.”

Şunlar da hoşunuza gidebilir

NİHAYETSİZ ÖLÜMLER

Güneş’in Ay’a Mektubu

ŞİKÂYET

Mehmet Rauf Öykücülüğü ve Ana-Kız Hikâyesinin İncelemesi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.